25 Eylül 2026, Cuma 17:54
Son Dakika

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Netanyahu'nun adını bile anmayarak hangi mesajı verdi? 'Hukuki ve ahlaki bir tecrit'

MİLLİYET.COM.TR - New York'ta düzenlenen Birleşmiş Milletler 81. Genel Kurulu'nda dünya liderleri bir araya gelirken İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, kendisini protesto eden genel kurula karşı boş salona yaptığı konuşmasında Cumhurbaşkanı Recep T

MİLLİYET.COM.TR - New York'ta düzenlenen Birleşmiş Milletler 81. Genel Kurulu'nda dünya liderleri bir araya gelirken İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, kendisini protesto eden genel kurula karşı boş salona yaptığı konuşmasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı hedef alırken, Erdoğan'ın konuşması boyunca Netanyahu’nun ismini anmaya bile değer bulmaması uluslararası siyasetin ana gündemi oldu. CumhurbaşkanıErdoğan, kürsüde soykırım failini şahsen muhatap almayarak “adalet” vurgusu yaparken, Netanyahu ise boş salonda Türkiye’yi hedef alan hırçın açıklamalar yapıyor, elinde taşıdığı çağrı cihazıyla, uluslararası hukuku tanımama alışkanlığını sürdürerek adeta tehditler savuruyordu.

Netanyahu'nun konuşmasına ilişkin açıklamalarda bulunan İletişim Başkanı Burhanettin Duran'ın demecindeki “Netanyahu’nun Cumhurbaşkanımızı hedef alan hadsiz ve alçak sözleri, onun katliamlarını, Gazze’de yaşanan insani felaketi ve uluslararası hukuk önündeki süreçleri görünmez hâle getiremez. Bu durum, uluslararası toplum tarafından da görülmektedir ve Netanyahu hiç olmadığı kadar izole hale gelmiştir” şeklindeki sözleri dünyanın tanıklık ettiği yaklaşım farkını da bir kez daha ortaya koydu.

Bunlara ek olarak Türkiye, Netanyahu'nun konuşmasına New York'ta üçüncü katip seviyesinde yanıt vererek, "Türkiye'ye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a yönelik mesnetsiz ve kötü niyetli suçlamaları kesinlikle reddediyoruz" açıklamasında bulundu. Peki Cumhurbaşkanı Erdoğan kürsüyü doğrudan sisteme, adaletsizliğe ve insanlık trajedisine odaklamakla neyi amaçladı? Uluslararası hukuk önünde sanık konumunda olan bir aktöre hitap ederken şahıs adından kaçınmak, onun diplomatik meşruiyetini sıfırlama hamlesi olarak görülebilir mi?

Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) Başkanı Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol ve Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi KKTC/Lefkoşa Hukuk Fakültesi Uluslararası Hukuk Ana Bilim Dalı Öğretim üyesi Doç. Dr. Emete Gözügüzelli, Milliyet.com.tr için yanıtladı.

'KÜRESEL VİCDANIN SÖZCÜSÜ'

*Cumhurbaşkanı Erdoğan, doğrudan hedef almak yerine kürsüde konuşmasını sisteme, adaletsizliğe ve insanlık trajedisine odaklayarak neyi amaçladı?

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol: Cumhurbaşkanı Erdoğan, hitabında kişisel polemikler yerine doğrudan küresel sistemin yapısal krizlerine, adaletsizliğe ve Gazze’de yaşanan insanlık trajedisine odaklanarak meseleyi iki lider arasındaki bir gerilim olmaktan çıkarıp küresel bir vicdan muhasebesine dönüştürmeyi amaçlamış, adeta “Küresel Vicdanın Sözcülüğü” rolünü üstlenmiştir. Bir diğer ifadeyle, failin adını zikretmeyerek sorunun münferit bir hükümet politikası olmadığını, mevcut küresel güvenlik mimarisinin ve veto sisteminin bizzat bu trajedileri ürettiğini dünyaya ilan etmiştir. Zira, İsrail ya da “Kötülük Tarihi” sadece Netanyahu ile sınırlı değil. “Dünya beşten büyüktür” doktrininin bir devamı olan bu hamle ile Türkiye, sadece bölgesel bir aktör olarak değil; mazlum halkların sesi ve uluslararası hukukun hamisi olarak, küresel güneyin sözcülüğü pozisyonunu da perçinlemiştir. Daha somut ifadeyle Cumhurbaşkanı Erdoğan nezdinde Ankara, hedef küçültmeyerek kurumsal körlüğü ve BM Güvenlik Konseyi’nin işlevsizliğini bir kez daha merkeze almış, böylece küresel statükonun meşruiyet krizini tüm çıplaklığıyla uluslararası toplumun önüne koymuş, Türkiye’yi insanlığın ortak adalet arayışının sözcüsü ve küresel vicdanın bayraktarı hâline getirmiştir.

Infografik Görsel (Quality Image)

Doç. Dr. Emete Gözügüzelli: Neorealist akımın öncülerinden Kenneth Waltz’a baktığımızda; meşhur üç tartışma düzeyi mevcuttur: Birey, devlet ve uluslararası düzey. Çünkü bir lider, başka bir lideri merkeze aldığında tartışmayı birinci düzeye, yani bireyler arası çatışmaya indirger. Buna karşılık sistemin işleyişini, BM'nin yetersizliğini, uluslararası hukuktaki çifte standartları ve sivillerin durumunu tartışmak meseleyi üçüncü düzeye, yani uluslararası sistem düzeyine taşımaktır. Sayın Cumhurbaşkanı’nın da bu meseleyi uluslararası sistem düzeyine taşıyarak bir tartışmaya öncülük ettiğini görmekteyiz. Sayın Erdoğan'ın konuşmasının ana omurgasının da bu çerçevede okunması gerekir. Çünkü Birleşmiş Milletler’in uluslararası barış ve güvenliği sağlama görevini yerine getiremez hale gelmesi, Güvenlik Konseyi reformunun gündeme gelmesi, Gazze ve Batı Şeria’daki insani durumun öne çıkarılması, Filistin Devleti ve/veya Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması çağrısı hep bu eksende okunmalıdır. Bir kişiyi tartışmak yerine, o kişinin temsil ettiği politikaların ortaya çıkardığı uluslararası sonuçları tartışmak çok akıllıca bir stratejidir. Mesele, böyle bir yöntemle Netanyahu-Erdoğan tartışmasının dışına çıkar; uluslararası hukuk, sivillerin korunması, BM sistemi, Filistin meselesi, Kıbrıs meselesi ve iki devletli çözüm gibi konular bu eksene taşınır. Burada esas önemli olan, gündemi kimin tanımladığıdır. Uluslararası ilişkilerde gündemi belirleyebilmek de bir güç biçimidir. Sayın Cumhurbaşkanı da bunu sağlamıştır."

*Uluslararası hukuk önünde sanık konumunda olan bir aktöre hitap ederken şahıs adından kaçınmak, onun diplomatik meşruiyetini sıfırlama hamlesi olarak nasıl okunmalı?

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol: Uluslararası hukuk önünde sanık kürsüsünde olan bir aktörün ismini anmamak, diplomatik bir “meşruiyet iptali” hamlesi olup; bu tutum, suçun şahsileştirilmesini önleyen ve muhatabın devlet temsiliyetini uluslararası toplum nezdinde “yok hükmünde” sayan, “Hukuki ve Ahlaki Tecrit” hamlesi olarak değerlendirilebilir. Bu kapsamda ismi zikretmemek, artık kişiyi muhatap almamakla eşdeğerdir. Zira, isim zikretmek, istemeden de olsa muhataba eşit bir diplomatik zemin sunmaktadır. Dolayısıyla, Netanyahu’nun siyasi varlığı gayrimeşru ilan edilmiş, küresel hafızada fiilen sıfırlanmış, uluslararası toplum nezdinde tam bir diplomatik izolasyona mahkûm edilmiştir.

Doç. Dr. Emete Gözügüzelli: Bir devlet başkanının başka bir devlet başkanını sürekli ismen hedef alması, bazen istemeden zikredilen isme söylemsel bir merkezilik kazandırır. Bu durum, tartışmanın boyutunu özellikle bir 'Netanyahu-Erdoğan çatışması' hâline getirebilir. Burada isim kullanmamak farklı bir iletişim stratejisidir. Sayın Cumhurbaşkanı tarafından benimsenen 'Ben bir şahısla polemik yürütmüyorum, uluslararası sistemin karşı karşıya bulunduğu problemi konuşuyorum' çizgisi oldukça önemlidir.

Dolayısıyla karşı tarafın hukuki statüsünü, yapmış olduğu ihlalleri veya sorumluluğunu bu diplomatik anlayış asla ortadan kaldırmaz; tek başına diplomatik meşruiyeti sıfırlamaz. Burada söylemsel olarak muhatabın kişiliğini merkeze almamayı sağlar. Bu da hukuki bir “tanımama” durumundan ziyade diplomatik bir çerçeveleme olarak okunmalıdır.

*İsmi anmamak diplomatik bir "değersizleştirme" ve ciddiye almama taktiği mi?

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol: İsmi zikretmemek muhatabı siyasi literatürde tamamen yok hükmünde sayan, bilinçli bir diplomatik değersizleştirme ve ciddiyetsizleştirme asimetrisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan, Netanyahu’yu küresel bir aktör olarak değil, tarihin karanlık sayfalarına gömülecek geçici bir fail olarak konumlandırmış, İsrail’in hatta Netanyahu’nun şahsen bölgesel ve küresel ölçekte yaratmaya çalıştığı “güçlü lider” imajı, ciddiye alınmaya bile değer görülmeyen bir seviyeye indirgenmiştir. Böylece, gerilimi şahsileştirmeyi reddederek, muhatabını küresel diplomasi hiyerarşisinde tamamen alt basamaklara itmiş, sahada ve masada üstünlüğün kimde olduğunu net bir şekilde tüm dünyaya ilan etmiştir.

Doç. Dr. Emete Gözügüzelli: Diplomaside bazen stratejik sessizlik olur. Direkt saldırıdan daha etkili bir iletişim aracı olabilir. Fakat burada tabii “Erdogan kesinlikle Netanyahu’yu değersizleştirmek için ismini söylemedi” dersek de tam olarak doğru tanımlayamayız. Gözlemlenen sonuç şudur: Cumhurbaşkanı Erdoğan konuşmasının merkezine Gazze’yi, Filistinlileri, BM sisteminin işlevsizliğini ve uluslararası düzen tartışmasını yerleştirmiştir. Netanyahu ise direkt Erdoğan’ı hedef almış, bunun yanında Türkiye’yi, Katar’ı, Fransa’yı, Birleşik Krallık’ı, İran’ı ve hatta New York Belediye Başkanı'nı eleştirmiştir. İki konuşmasının retorik mimarisi farklıdır.

Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan sisteme, hukuka, Filistin’e ve insanlığa değinirken; Netanyahu doğrudan eleştirilere cevap veren konumda, belli devlet ve liderleri doğrudan hedef alan saldırgan bir politika ile kendisini dünyaya göstermiştir. Türkiye’nin ortaya koymuş olduğu bu strateji, Sayın Cumhurbaşkanı tarafından çok bilinçli ve kudretli bir şekilde yürütülmüştür.

'-NETANYAHU VİCDANİ DUVARA ÇARPMANIN HEZEYANINI YAŞIYOR...' '-ÇARESİZLİĞİN BİR ÇIRPINIŞI...'

*Peki Netanyahu’nun, kendi isminin anılmadığı bir konuşmanın ardından boş salonda doğrudan Erdoğan’ı hedef almasını “psikolojik çaresizliğin dışavurumu” olarak değerlendirebilir miyiz?

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol: Tablo çok net. Temsilcilerin salonu terk etmesiyle ıssızlaşan koltuklar karşısında doğrudan Erdoğan’ı hedef almak, ağır bir diplomatik dışlanmışlık ve yalnızlık psikolojisinin dışavurumudur. Meşruiyetini yitirmiş bir aktörün boş duvara konuşma çaresizliği, maruz kaldığı küresel dışlanmışlığı gizleme adına hırçınlaşarak Türkiye’nin adalet eksenli ve insanlığı merkeze alan vicdani duruşuna çarpma hezeyanıdır. Bu saldırganlık, uluslararası toplumun vicdanı tarafından tecrit edilmenin yarattığı panik halinin ve küresel sistemde artık hiçbir yankı bulamayan yankı odasındaki çaresiz çırpınışın ve içerideki kamuoyuna sahte bir güç gösterisi yapma çaresizliği net bir kanıtı olarak değerlendirilebilir.

Infografik Görsel (Quality Image)

Doç. Dr. Emete Gözügüzelli: Burada tabii ki uluslararası ilişkiler açısından baktığımızda, aklımıza 'iki seviyeli oyun' teorileri gelir. Yani Robert Putnam’ın 'İki Seviyeli Oyunlar Teorisi’nde' liderler aynı anda iki masada siyaset yaparlar: Birinci masa uluslararası sistem, ikinci masa ise iç kamuoyudur. Netanyahu'nun konuşması, İsrail kamuoyuna hitap edecek şekilde de ayarlanmış ve 27 Ekim’deki İsrail seçimleri öncesi için önem arz ettiği değerlendirilerek böyle hazırlanmış olmalı. Bu yöntem sadece ve sadece iç siyasette bir mobilizasyon sağlar; hiçbir anlamda uluslararası etkisi olan bir strateji değildir. Dolayısıyla Netanyahu’nun Sayın Cumhurbaşkanı’nı doğrudan hedef alması, bu şekilde yönelmesi çaresizliğinin bir çırpınışıdır. Bu çaresizlik çırpınışı hem dünyaya karşı kendisini göstermek hem de iç kamuoyunda seçimlere yönelik bir yatırım içindir.

'YAYILMACI POLİTİKALARIN ÖNÜNDEKİ TEK GERÇEK BARİKAT: TÜRKİYE'

*Peki Netanyahu’nun Türkiye’yi ve Erdoğan’ı hedefe alması, Ankara’nın küresel denklemdeki ağırlığı ve “rahatsızlık yaratan” gücü hakkında ne anlatıyor?

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol: İsrail, kendi jeopolitik tıkanmışlığının ve suçluluk psikolojisinin asıl müsebbibi olarak Ankara’nın küresel etki alanını görmektedir. Bu bağlamda ismi doğrudan anılmadığı halde Netanyahu’nun Türkiye’yi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef alması, Ankara’nın küresel denklemdeki kurucu iradesini ve sarsıcı ağırlığını tescillemiştir. Bu durum, Türkiye’nin adalet ve hakikat eksenli dış politikasının küresel vicdanı konsolide etme yeteneğinden duyulan derin rahatsızlığın ilanı olup; Ankara’nın haksızlıklara karşı ördüğü diplomatik barikatın ve kurduğu vicdani ittifakın İsrail’in asimetrik propaganda duvarını yıktığını bir kez daha göstermiştir. Dolayısıyla Türkiye, bölgesel statükoları ve haksız ittifakları bozan stratejik hamleleriyle, emperyalist planların önündeki en büyük vizyoner engel ve dengeleyici küresel odak olduğunu bu hedef olma haliyle bir kez daha kanıtlamıştır.

Bir diğer ifadeyle, İsrail’in varoluşsal krizini, askeri tıkanmışlığını ve diplomatik yalnızlığını aşmak adına ilk ve tek hedef olarak Ankara’yı seçmesi, Türkiye’nin bölgedeki mutlak jeopolitik ve stratejik oyun kurucu rolünü onaylamaktır. Daha somut bir ifadeyle, örneğin, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz denkleminde Türkiye onay vermeden hiçbir gayrimeşru planın kalıcı olamayacağını göstermektedir. Türkiye’nin jeopolitik ağırlığı, dik duruşu ve adalet vizyonu, haksız yayılmacı politikaların önündeki aşılması imkânsız tek gerçek barikat olduğu bir kez daha görülmüştür.

Doç. Dr. Emete Gözügüzelli: Türkiye bir NATO üyesidir, G20 ekonomisindedir, Doğu Akdeniz’deki en önemli güçtür, Suriye denklemindeki en önemli aktördür, Körfez devletleriyle çok iyi ilişkileri vardır, Filistin konusunu çok uzun yıllardır takip eder... Dolayısıyla Türkiye’nin söylemi İsrail açısından sadece bir söylemin sertliğinden değil, söylemi üretken bir aktör olarak ortaya koyan kapasitesinden kaynaklanmaktadır. Yani Netanyahu’nun rahatsızlığı söylemin kendisinden değil, Türkiye’nin gücünden ve diğer aktörler üzerindeki etkisinden dolayı köşeye sıkışmasındandır.

Türkiye sadece Doğu Akdeniz’de değil küresel anlamda bir güç noktasına yönelen, siyasi ve arabuluculuk anlamında, savaşların önlenmesi anlamında kendisini kanıtlayan bir ülke olmasından ötürü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinde etkisini yaygınlaştıran bir siyasi aktör olarak dünyada yerini almıştır. Öte yandan Türkiye-İsrail ilişkileri polemiklerin ötesinde durumlar taşıyor. Doğu Akdeniz, Suriye, Filistin, Kıbrıs, Körfez güvenliği, enerji jeopolitiği, savunma sanayisi, NATO, bölgesel ittifak ağları ve aynı stratejik tablonun parçası hâline gelen diğer alanlar; Kızıldeniz, Afrika’daki Türkiye’nin etkinliği...

Bu bağlamlarda iki konuşma, ciddi anlamda Genel Kurul’da etki uyandıran bir mesele haline geldi. Bugün BM kürsüsünde gördüğümüz şey, söz düellosundan daha büyüktür. Uluslararası sistemde kimin kendi anlatısını meşru, evrensel ve hukuka dayalı bir anlatı olarak kabul ettirme mücadelesi içinde yerini aldığı görülmüştür. Buna da baktığımızda Türkiye, bu noktada İsrail’e BM Genel Kurulu’nda çok daha üstün bir stratejik hamle ile İsrail’e ezici bir güç olarak Genel Kurul’da varlığını göstermiştir.

Infografik Görsel (Quality Image)

'NETANYAHU'NUN İSRAİL'İ GETİRDİĞİ EN DÜŞÜK SEVİYE!'

*Onlarca ülkenin temsilcisinin Netanyahu konuşma yapmak için kürsüye geldiğinde bilinçli olarak salonu terk etmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol: Onlarca ülke temsilcisinin, delege düzeyinde salonu protestolar eşliğinde topluca terk etmesi, Netanyahu’nun kürsü performansını küresel ölçekte tam bir diplomatik iflas ve meşruiyet kaybı ile sonuçlandırmış, adeta bir “Diplomatik Ölüm” senaryosuna dönüştürmüştür. Netanyahu, dünya genelinde bir “parya” konumuna düşmüştür. Boş sıralara yapılan hitap, saldırgan politikaların uluslararası toplum nezdinde artık hiçbir ahlaki, hukuki ve insani karşılığının kalmadığının tescilidir. Dünya, katliamların savunuculuğunu yapan bir hitabeti dinlemeyi reddederek adalet arayışında Türkiye’nin açtığı diplomatik cephede saf tutmuştur.

Doç. Dr. Emete Gözügüzelli: Netanyahu’nun konuşmaya başlamasıyla salonun terk edilmesi meselesi, çok önemli görüntülerden biri. Netanyahu konuşmaya başladığında onlarca delegasyon salonu terk etmiştir ve doğrudan tepki göstermiştir. Bu da uluslararası ilişkilerde sembolik bir diplomasinin gereği... Diplomatlar bazen konuşarak mesaj verir, bazen oy kullanarak ya da bazen orada bulunmayarak... Bu şekilde bir hamle Netanyahu'ya diplomatik protokolde siyasi mesafe konulduğunun sinyalidir. Şimdi burada salondan çıkış, bizzat bu uluslararası toplum karşısındaki kabul ve meşruiyet kapasitesi ile ilgili tavrın sahaya yansımış hâlini gösteriyor. İsrail’in burada bu şekilde eleştiriye tabi olması, bize uluslararası toplum karşısında geldiği noktayı gösterir.

Ama bu durum İsrail’in askeri kapasitesine, ABD ile ortak projelerine ya da bölgedeki yayılmacı hedeflerine bir engel teşkil etmez. Fakat Netanyahu hükümetinin politikalarına yönelik uluslararası toplumun BM salonunda fiziki ve görünür bir diplomatik protestoya dönüşen statüsünü bize yansıtır. Bu nedenle boş koltuklar, diplomatik sembolizm açısından Netanyahu’nun İsrail’i getirdiği en düşük seviyede olarak değerlendirilebilir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan: Bölgemizde kalıcı istikrarı güçlendirmek istiyoruz